Archive for Haziran 2013

Westmalle Trappist Dubbel: Birinci sınıf bir Bira

Son zamanlarda yaşanan birçok can sıkıcı gelişme blog'a ara vermeme neden oldu. Aslında 19-20 ve 24-25 Haziran tarihlerinde gireceğim doktora yetelilik sınavından dolayı blogu bir kenara koymuştum ama ara sıra girer küçük bir şeyler post ederim diye umuyordum. Ancak, önce alkol yasası, akabinde de Gezi Parkı olayları derken değil bloga bakmak, yemek yemek bile gelmiyordu içimden, birçoklarımız gibi. Yıllık içki tüketimi 1.5 litre olan ve OECD ülkeleri arasında alkol tüketimi konusunda en sonlarda yer alan Türkiye'de yürürlüğe sokulan katı alkol yasasıyla ilgili de geniş bir değerlendirmeyi ilerideki günlerde paylaşacağım blogda. Ama şimdi, Belçika'dan gelen şahane bir birayı tanıtmak istiyorum sizlere: Westmalle Trappist Dubbel!

Öncelikle, bu trappist nedir olayını açmak lazım biraz. Trappist, Katoliklik içerisinde St. Bernard'ı takip eden Cistercians (Sisteryanlar) mezhebinin bir alt kolu. Trappist ismi Fransa'nın Normandiya bölgesinde bulunan La Trappe Manastırından alıyor. Trappistlik Aziz Benedict'in 6. yüzyılda yazdığı kurallarını izlemeyi esas alıyor. Bu kurallar içerisinde -kısaca- kararlılık ve dengeli olma, itaat etme ve manastır hayatına sadakat var. Bir de Trappist keşişleri sessizlik yemini ediyor diye bir inanış olsa da (vow of silence) bu pek geçerli bir durum değilmiş. Trappist rahipleri sessizlik yemi etmemekle birlikte, çok da geveze tipler değiller. Sadece gerektiğinde konuşuyorlarmış. Ayrıca, Trappistlere White Monks ya da Bernardines de deniliyor. White Monks denmesinin altında da giydikleri beyaz elbise yatıyormuş. Sisteryan yaşayışının temellerinde el emeği ve kendi kendine yeterlilik yatıyor. Hatta, St. Benedict'in buyruklarında (48. bölümde) şöyle diyor: 

"for then are they monks in truth, if they live by the work of their hands." 

Yani, kendi el emekleriyle yaşamlarını sürdürdükleri zaman, gerçek birer keşiştirler. Ancak, manastıra gelir sağlamak açısından, üretilenleri dışarıya satmak konusunda bir yasak yok. Satılanlar arasında peynir, ekmek, giysi hatta tabut bile var. Ancak, Trappist keşişlerinin üretip dışarıya sattıkları ürünler arasında en çok öne çıkan şey dünyaca ünlü Trappist Biraları. 

Bugün dünyada bira üretimi yapan sekiz adet Trappist Manastırı var. Altısı Belçikada (Orval, Chimay, Westmalle, Achel, Rochefort, Westvleteren) biri Hollanda'da (Koningshoeven) ve diğeri de Avusturya'da (Engelszell Abbey) bulunuyor. Ayrıca, Almanya'daki Mariawald Manastırının da katılımıyla (bu manastır bira üretmiyor, peynir ekmek filan üretiyorlarmış) Uluslararası Trappist Federasyonunu (International Trappist Association - ITA) kuruyorlar. Amaçları Trappist Manastırları tarafından üretilen ürünleri denetlemek ve Trappist olmayan kolpa üreticilerin Trappist adından faydalanmalarını engellemek. Ayrıca, federasyon sadece bira üretimini değil, Trappistler tarafından üretilen ekmek ve peynir gibi diğer tüm ürünlerin üretimini denetlemeyi de amaçlıyor. Bira için oluşturdukları standartlar şöyle:
  • Bira muhakkak Trappist manastırı içierisinde, bir rahip tarafından ya da rahibin gözetimi altında üretilmeli
  • Bira üretimi manastır içerisinde ikincil öneme sahip olmalı ve manastır yaşamının gerekliliklerine uygun bir şekilde ticareti yapılmalı
  • Bira üretimi kar amacı gütmemeli ve sadece manastırın giderlerini karşılayacak kadar yapılmalı. Artan gelirler de muhakkak bir hayır kuruluşuna bağışlanmalı. 
  • Trappist keşişleri biralarının kusursuz kalitesini sürdürebilmek için gerekli önlemleri almalı

30 Haziran 2013 Pazar
Posted by Cihangir Gumustas

Günün En Güzel Anı - 2 [Çapulcu Edition] #direngeziparkı

28 Mayıs gecesi kimse tahmin etmiyordu herhalde ülke gündeminin böylesine büyük ölçüde değişebileceğini. Twitter ve Ekşisözlük'te "dozerler Gezi Parkı'na girdi" haberlerini görünce, sinkaflı bir küfür savurup, bir kulak arkamız kalmıştı diyerek (başka yörelerde bir leylek kalmıştı olarak da söylenir bu söz) kendi bireysel sinir bozukluğumu yaşadım. Ama öğrenilmiş çaresizliğimizden midir nedir, bu park da gitti lan diye düşündüm kendi kendime. İki üç gün dozer-eylem olur, sonra sökerler ağaçları, dikerler rant anıtını diye geçiriyordum içimden. Sonrasını herhalde anlatmama gerek yok. Hepimizin bir yandan şaşırarak, bir yandan da gurur duyarak üzerimizdeki ölü toprağını atışımıza şahit olduk.

31 Mayıs'ta (Cuma günü) pankartımızı da alıp geldik Taksim'e. Ne 20 gün sonraki doktora yeterlilik sınavı ne de yeme olasılığımız hayli yüksek olan dayak (dayak diye gidip biber yedik ama neyse o da dayağın başarılı bir muadiliymiş) set çekebildi vicdanımıza. Ömründe belki slogan atmamış insanlardı kalabalığın çoğunluğu. Biz de tecrübesiz eylemci olarak gazetede okuduğumuz "biber gazına su değil, süt iyi geliye, içindeki yağ etken maddeyi çöziye" haberinden yola çıkarak Kabataş'ta bir benzincinin marketinden bir kutu çikolatalı süt aldık. Aslında normal süt alacaktık ama yoktu, muzlu, çilekli ve çikolatalı arasında kalıp uzun tartışmalar sonucu çikolatalıda karar kıldık. Bir de niye bir kutu aldık onu da anlamadım şimdi. Gerek olmaz herhalde panpa diye mi düşündük acaba?



Divan Otel önündeki kalabalığa dahil olup slogan atarken TOMA Kaynak Suyu ve Organik Bibere doyduk resmen. Divan Otel'e nasıl girdiğimizi otelin güvenlik kameralarından izlemek isterdim. Ananı lan ölüyorum herhalde filan derken olm sütü ver lan sütü diye birbirimize sesleniyorduk ki millet elinde cam sil şişesiyle gayet işinin ehli bir şekilde bizi suladı. "Oh lan iyiymiş bu, bizde de çikolatalı süd var apla" diyecektik ama makara malzemesi olmayalım diye südü iteledik bir yere.

Divan Otel'in kapısına kapısına biber gazı atma delikanlılığına sahip güvenlik güçlerimizin bir anlık sakinliğinden yararlanarak attık kendimizi dışarı. Osmanbey'e yürüyüp biraz soluklanalım dedik. Yarım saat sonra ortalık yine karıştı. Osmanbey'den Mecidiyeköy'e kadar sulana sulana ve biberlenerek kovalandığımızda ve eve geldiğimde CNN'de Penguen belgeseli, NTV'de de Vedat Milor'u (ki kendisini çok severim, lafım ona değil) görünce yok artık dedim yine herkes gibi.

1 Haziran günü YTÜ Beşiktaş Kampüsünde, Açık Öğretim Sınavlarında Görevliydim. İlk oturum biter bitmez bir arkadaşla buluşup hemen Taksim'e geldik. Hiçbir şey yapmadığımız, Burger King önünde durup insanları izlediğimiz halde (resimdeki gibi) şefkatli kollarını açtı Türk Polisi tekrar. 1 su 2 Biberle mars ettiler bizi. Gümüşsuyu'nda da cila çektiler.





Sinirden kendimi parçalayacak halde döndüm YTÜ'ye. Öğleden sonra oturumu kısa sürse de hemen Taksim'e dönsem diye beklerken bir yandan da başbelası olan Twitter'dan olan bitene bakıyordum. O da ne? Polis Taksim'den çekilmiş, insanlar Taksim'e akıyor. Barbaros'taki korna sesleri sınıfın içine kadar geliyor, bense meraktan çatlıyordum.

Sınav bitti, evrakları teslim ettim can havliyle ve koşarak kalabalığa karışarak Taksim'e yürümeye başladım. İki gündür biber-su yediğimiz ekiple Gümüşsuyu'nda buluşup Gezi Parkı'na geldik. E haliyle de biramızı aldık tekelden. Böyle anlarda bir Leffe, Fuller's ya da Duvel beklemedik tabi. Efes olmasın da ne olursa olsundu bizim için. Hoş, bu sevinç pirinçli ve şekerli Efes'i bile bal eyleyebilirdi aslında. Çünkü "biberleri bal eyleyip, sokakları dar eyleyen nesle sataştın!" demişler...

Sadece üç-dört saatte değişmişti görüntü... 12:30'da Gümüşsuyu'nda su yerken 16:30'da elimizde biralarla çıkıyorduk aynı yokuşu.

1 Haziran'ın üzerinden 15 gün geçti. Bu süreçte faşist saldırılar sonucu aramızdan ayrılan dostlarımız oldu.  Daha da kutuplaştık, medyanın ne bok olduğunu gördük. Yepyeni bir tanımlamamız oldu: "Çapulcular" diye. Faşizme, suya, biber gazına ve en çok da mizaha, yani orantısız zekaya doyduk.

Bu son kare de ! Haziran günü geri kazandığımız Gezi Park'ında "Şerefine" diye bağırırken... Günün en güzel anıydı binlerce hatta milyonlarca insan için...


15 Haziran 2013 Cumartesi
Posted by Cihangir Gumustas

Instagram

Blogger tarafından desteklenmektedir.

- Copyright © Bira Kültürü & Bira Tadımı -Metrominimalist- Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan -