Posted by : Bira Sevdası 21 Kasım 2014 Cuma

11 Kasım 1842 tarihinde Çek Cumhuriyeti'nin Plzen kentinde Zum Goldenen Anker, Zur Weissen Rose ve Hanes meyhanelerinde biranın tarihini kökünden değiştiren bir gece yaşandı. Münih'li bir Alman olan Josef Groll iyi bira içmek için uzun süredir bekleyen hatta içtikleri kötü biraları protesto amaçlı olarak belediye binasının önüne döken Plzen halkına altın sarısı renkte berrak bir bira sunuyor. Plzen halkı tarafından çok beğenilen ve kısa zamanda tüm dünyaya yayılan bu bira şehrin ismiyle anılır oluyor ve Pilsner olarak dilimize yerleşiyor. Hatta Pilsner Urquell ismiyle hala sevilerek tüketiliyor. Ancak Plzen'in yaklaşık 400 km güneydoğusunda yer alan Viyana'da ise o tarihlerde bambaşka bir hikaye yaşanıyor. İki yakın arkadaş olan Anton Dreher (Avusturya-Macar İmparatorluğu'nun en büyük bira üreticisi Schwechat'ın sahibi) ve Gabriel Sedlmayr (Spaten'in sahibi) o tarihlerde genelde dunkel üretiyorlar ve kafalarında bir soru var: nasıl oluyor da bu İngilizler kehribar renginde biralar üretiyorlar? İki arkadaş bu olayı çözmek 1833 yılında Birleşik Krallığa gidiyorlar ve Birleşik Krallık birahanelerinin altını üstüne getiriyorlar. Bu gezi sonucunda İngiliz bira üreticilerinin Orta Avrupa'da uygulananın aksine doğrudan odun ateşinde maltı kurutmadıklarını, daha dolaylı bir kurutma işlemi uyguladıklarını görüyorlar. Normalde çimlendirilen malt doğrudan ateşin üzerinde ısıtılarak kurutuluyor ve bu sebeple malt siyah bir renk alarak biraları da siyah yapıyor. İngilizler ise ateşi doğrudan malta yöneltmek yerine ortamı ısıtarak maltı kurutuyorlar ve malt yanarak siyah bir renk almıyor. Daha az kavrularak kızıl bir renk katıyor biraya. Dreher ve Sedlmayr bu bilgiyi kullanmaya karar veriyorlar. Bazı bira tarihçilerine göre bu iki arkadaş sözde "sanayi casusluğu" yapmışlar. Bu casusluğun sonucunda ise kızıl renge sahip bir lager çıkıyor ortaya ve bu bira tipi Viyana Lageri olarak literatürde yerini alıyor. Hatta günümüzde hala Viyane Malt'ı olarak bu tip maltlar kullanılmaya devam ediliyor.

Teknik olarak biraz detay vereyim. Viyana Lager'i kızıl ve berrak bir görünüme sahip ve tatlıdan ziyade acı bir bitişe sahip ve şerbetçiotu aromasının hissedilir olduğu bir tür. Açıkçası, günümüzde çok yaygın bir tip değil Viyana lageri. Hatta Viyana'da bile az sayıda üretiliyor. Fakat ilginçtir ki Viyana lageri günümüzde Meksika gibi "ne alaka" diyeceğiniz bir ülkede oldukça popüler. Bunun sebebi de Avusturya Arşidükü Ferdinand Maximillian Joseph'in Meksika Kralı olmasına dayanıyor. Meksika'da yaşanan karışıklıktan dolayı Meksikalı oligarklar ve Napolyon kendisine böyle bir teklifte bulunuyor ve Ferdi bir anda kendisini Meksika Tropik ormanlarında krallık yaparken buluyor. Çok sevdiği Viyana Lageri kendisi için burada da üretiliyor ve Meksika'nın bira kültüründe kendisine yer ediniyor.


Brooklyn Brewery

Sıra geldi Amerikan Bira Devriminin güzide ürünlerinden olan Brooklyn Brewery'i yakından tanımaya. Öncelikle biraya ismini veren Brooklyn'den söz etmek gerek. Amerika aslında Avrupa'nın kaybedenlerinden kurulmuş bir ülke. Fransız Devriminden kaçanlar için yeni bir dünya, sürgüne gönderilen suçlular için yeni bir sayfa ve fakirlikten kırılan garibanlar için ise yeni bir hayat olmuş hep. Brooklyn'e ilk gelen Avrupa'lılar arasında da Alman popülasyonu yüksek ve bu Alman popülasyonu yanında kendi geleneklerini ve yeme-içme  kültürünü getiriyor. Alman içme kültürünün de tek bir karşılığı var: Bira! Böylelikle, Brooklyn, Alman popülasyonun yüksek olduğu St. Louis ve Milwaukee ile birlikte 1800'lerin başında Amerikan bira üretiminin başlıca merkezlerinden birisi oluyor. Hatta 1900'lerin başında Brooklyn'deki bira üreticisi sayısı 48. Şehir birahanelerle dolu ve bu birahaneler her daim canlı! Fakat 17 Ocak 1920'de Amerika genelinde uygulamaya koyulan ve 13 yıl devam eden alkol yasağı (prohibition period) Ameraki'da içki kültürüne büyük darbe vuruyor.

Meşhur "Bira istiyoruz" fotoğrafı

Yasağın kalkmasından sonra eski birahanelerden hepsi canlanamıyor tabi. Sayı çok daha azalmakla birlikte büyük bira üreticilerinin pazarı domine etmesi de küçük üreticiye bir darbe daha vuruyor ve 1976 yılında Brooklyn'in son küçük bira üreticisi olan Rheingold Brewery (kuruluşu 1883'e kadar gidiyor) de kepenkleri indiriyor. Büyük balığın küçük balığı yediği bir durum daha! Olan tüketiciye oluyor yine her zamanki gibi. Hep aynı hamburger, hep aynı patates ve hep aynı bira! Amerikan pazarını iyiden iyiye domine eden büyük üreticiler de maliyeti düşürmek için içine mısır ve pirinç maltları katılmış ve aromadan yoksun tırt pilsner-lager biralar iteliyorlar tüketicilere, Miller, Coors ve Bud gibi. Hatta Miller yöneticilerinden birisinin bir lafı var 1970'lerde "Eğer Miller, Bud ya da Coors içtiyseniz Amerikan biralarnın %95'ini tatmışsınız demektir." Bu durum Amerikan Microbrewery Devrimine neden oluyor ki onu da yakında koyacağım bloga detaylı bir şekilde.



Birbirinin aynısı üç biranın pazarın neredeyse tamamını temsil ettiği Amerika'da bira severler içki yasağının öncesindeki zengin aromalı biralara umutsuz bir özlem duyuyorlar. Tıpkı zamanında Witbier'i elinden alınan Pierre Celis gibi. Brooklyn'de ise Pierre Celis'in yaptığını, yani eski bir birayı tekrar canlandırma işini, iki genç Amerikalı yapıyor: Associated Press muhabiri olan Steve Hindy altı yıl boyunca Orta Doğu'da görev yapıyor ve Suudi Arabistan ve İran gibi alkolün yasak olduğu ülkelerde görev yapan ve bira içme isteklerini evde bira yaparak gideren Amerikalı diplomatlardan "home-brewing" hastalığını kapıyor. Brooklyn'in Park Slope bölgesinde oturan Steve bu home-brewing virüsünu bankacı olan alt komşusu Tom Potter'a da bulaştırıyor. Home-brewing için yanıp tutuşan ve eskinin yasak öncesi biralarını özlemle anan iki kafadar işlerinden istifa ediyorlar ve bira üretimine adım atıyorlar. Kendilerini cesaretlerinden dolayı kutlamak istiyorum. Bu cesaretleri sonucunda harika bir bira markasını dünyaya kazandırdılar.


Bira içimdeki tüm hastalıkları giderdi. 

Steve ve Tom'un ilk işi güvenilir ve işini bilen bir bira ustası bulmak oluyor ve Alman-Amerikan kökenli bir bira ustası olan William M. Moeller'le anlaşıyorlar. Moeller bira üreticisi bir aileden geliyor. Babası ve dedesi Brooklyn'de bira üretmişler ve notlarını nesilden nesile aktarmışlar. William, dedesinden kalan eski usül reçeteleri hayata geçirmeyi hedefliyor. Ayrıca Brooklyn Brewery'nin etiket ve logo tasarımı için de ünlü "I Love NY" zımbırtısını tasarlayan Milton Glaser ile anlaşıyorlar. Fakat ilk yıllar çok çetin geçiyor. İlk parti biraların etiketlerini depoda kendi elleriyle şişelere yapıştırıyorlar. Daha da kötüsü, New York'taki bütün dağıtım ağlarının büyük üreticiler tarafından kontrol edildiğini görüyorlar ve pazara girmek konusunda çok zorlanıyorlar. New York'lu bir komşuları olan Soho Natural Soda Water'ın sahibi Sofia Collier ise onlara kendi ürünlerini kendilerinin dağıtması tavsiyesini veriyor. Steve ve Tom bir kamyon alıyorlar ve üzerine Brooklyn Brewery logosunu yapıştırıp mahalle mahalle gezerek bira dağıtıyorlar. New York gibi suçun yaygın olduğu bir şehirde de soygunculara mı denk gelmiyorlar, kamyonu mu kaptırmıyorlar... Acıyla, kanla, göz yaşıyla büyütüyorlar Brooklyn Brewery'i!

İşte o kamyon! 

1994 yılında ise New York'un önemli brewmaster'larından olan Garrett Oliver'ı kadrosuna katıyor Brooklyn Brewery. Oliver'ın ilk görevi Brooklyn Brewery için bir bira tesisi planlamak. İki yıllık bir çalışmanın ardından 28 Mayıs 1996 yılında tesis açılıyor. Hatta açılışı da New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani yapıyor. Giuliani kurdelayı kestikten sonra ilk birayı da bardağa doldurmayı ihmal etmiyor. Bu bira da bugün Brooklyner Weisse olarak geçen Bavyera usulu bir buğday birası. Garrett Oliver'ın gelişiyle Brooklyn Brewery'nin de yükselişi hızlanıyor. Brooklyn East Indian Pale Ale (IPA), Chocolate Stout, Pennant Ale 55 gibi birçok bira üretiyor Brooklyn. Ayrıca Garrett Oliver'ın The Brewmasters' Table isimli bira ve yemek eşleştirmelerini konu alan kitabı da bira ve yemek dünyasında büyük yankı uyandırıyor.

Steve (solda) Garrett (ortada) Tom (sağda) 


Guiliani kurdelayı keserken 




Bugün ise Brooklyn Brewery 25. yılını kutluyor. Bir mahalle üreticisinden bir dünya markasına dönüşen Brooklyn Brewery son teknoloji üretim tesislerinde Garrett Oliver önderliğinde yeni biralar üretmeye devam ediyor. Hatta Garrett'ın en sevdiği hobilerinden birisi de deneysel sayılabilecek biralar üretmek. Çok küçük volümlerde üretilen bu biralar sadece Brooklyn'de bulunabiliyor. En son üretilen biralardan birisi Brooklyn Radius ki kendisi bol baharatlı sezonluk bir bira. Bir diğer bira da Brooklyn Brewery'nin 25. yılın anısına üretilen Brooklyn Silver Anniversary Lager

Tadım

Sıra geldi Brooklyn Lager'e. Brooklyn Brewery biralarını bazı kategorilere ayırıyor. Bu kategoriler Perennials (uzun süredir üretilen, demirbaş biralar), Seasonals (sezonluk üretilen biralar), Big Bottles (büyük şişeler) ve Brewmaster's Reserve (Garrett Oliver ve ekibi tarafından tek seferlik üretilen özel biralar). Brooklyn Lager bir Perennial, yani uzun süredir üretilen ve Brooklyn'in demişbaşlarından birisi olan amiral gemilerinden bir tanesi.

1800'lerin sonunda Brooklyn Amerika'nın bira merkezlerinden birisi konumundaymış ve yerel halkın favori biralarının başında da Viyana Lager geliyormuş. Ancak 1917 yılında uygulamaya konulan ve 13 yıl yürürlükte kalan alkol yasağı sırasında kapanan ve kaybolan bira üreticileriyle birlikte Viyana Lageri de kaybolmuş, gitmiş. Brooklyn Lager'in etiketinin üzerinde "Pre-Prohibition Beer" (Yasak öncesi birası) yazmasının da böyle bir anlamı var. Yani 1800'lerin sonundaki ruh tekrar şişelenmiş.




İçerik & Alkol Oranı: Brroklyn Lager'de Amerikan, Münih ve Çikolata Maltları olmak üzere 3 çeşit malt kullanılıyor. Şerbetçiotu konusunda da oldukça cömert olan Brooklyn Lager Hallertauer Mittelfrueh, Vanguard, Cascade, Saphir ve Williamette şerbetçileri kullanılıyor. 5 tane farklı şerbetçiotunun kullanılması Brooklyn Lager'in gayet hoppy ve oldukça aromatik olmasını sağlamış. Alkol oranı %5.2 olan Brooklyn Lager'in IBU değeri ise 30 (International Bitterness Unit = Biram ne kadar acı). Bir skala vermeden 30 demek bir şey ifade etmiyor elbette. Kaç üzerinden 30? Ya da diğer biraların IBU'su kaç? Bunları bilelim ki IBU'yu daha anlamlı yorumlayalım. Efenim klasik Efes Pilsen ve Tuborg'ın IBU'ları 13-14, Duvel'in 32, Weihenstephaner Hefe-Weiss'ın 14 ve Brooklyn East IPA'nin ise 47! Yani Brooklyn Lager orta acılıkta bir bira. Son olarak Brooklyn Lager'in 35cl'lik şişesinin sadece 170 kalori olduğunu da belirteyim de bira göbek yapıyorculara kapak olsun. Tuzlu fıstık örneğine geri dönerek, 100 gram tuzlu fıstığın 500-600 kalori olduğunu hatırlatarak, biranın masum, asıl suçlunun çerez olduğunu kayıtlara geçirelim hep birlikte!

Şişe Tasarım: Bu 35'lik şişeleri ben seviyorum ya! Hele ki bu yeşil etikel ve o harika B amblemi filan! Bira aleminin Starbuck's'ı bu adamlar! Zaten birçok pazarlama case'inde örnek olarak okutulmaları da boşuna değil. Etiket ve kapak kesinlikle çok başarılı, arkadaki etiketteki küçük "B" de güzel bir hava katıyor kesinlikle.




Bardak: Brooklyn bardağım maalesef yok. Türkiye'de de kolay kolay bulabileceğimi düşünmüyorum. The North Shield'lerde varsa vardır ama onun dışında imkansız. Ben de tadım için en uygun bardaklardan birisi olarak gördüğüm Duvel bardağını kullandım. Orta gövdenin genişliği aromayı açığa çıkartma ve saklamada ideal iken geniş ağızlı yapısıyla da kokuyu açığa çıkartmak için bence çok ideal.

Köpük: Orta derece denebilecek bir köpüğü var Brooklyn Lager'in ve bu köpük bardakta yarım parmak da olsa son yuduma kadar kalıyor ve biranın kalitesiyle ilgili güzel bir mesaj yolluyor bize.

Renk: Ne demiştik? Kızıl Viyana birası! İşte karşınızda. Amber rengi bir güzellik bu! Akşam güneşinin de vurmasıyla -bence- çok göz alıcı bir renk çıkıyor ortaya.




Koku: Oldukça çiçeksi ve aromatik bir koku. Hafif portakalı andıran meyvemsi bir kokusu var gibi geliyor bana. Derinlerde malttan gelen bir karamel kokusu da burna çarpıyor. Koklamaktan sıkılmayacağınız kadar güzel bir kokusu var bence.

Gazlılık & Gövde: Gazlılık ve gövde orta derecede denebilir. Kolay içimli bir yapısı var ama tipik bir lagere göre de çok daha fazla gövdeli bir bira. Bunu belirtmekte ve Brooklyn Lager'in her ne kadar bir Lager olsa da bildiğimiz Lager'lerden olmadığını tekrar vurgulamakta yarar var. Çok asidik bir bira değil.




Tat: Beklediğimden fazla derecede hoppy bir tadı var. Şerbetçiotlarının acılığını ve aromatikliğini daha ilk yudumda yakalayabiliyorsunuz. Brooklyn Lager'in ülkemizde bulunabilen muadili olan Samuel Adam's Boston Lager'de daha çok tatlımsı malt tatları ön plandayken Brooklyn Lager daha hoppy ve aromatik bir karaktere sahip. İlerleyen yudumlarda karamelimsi malt tadını da damağınızda hissediyorsunuz ama dediğim gibi bu özellik Samuel Adam's'ta (bence) daha ön planda. Brooklyn Lager ise daha çok şerbetçiotu aromalarıyla damağı vuran ve yoran bir bira. Çok dengeli bir acılığa sahip olduğunu da belirtmeliyim. Kesinlikle lezzetli bir bitterness bu! After-taste olarak ise çok uzun sürmeyen ama kısa da olmayan orta uzunlukta bir bitişi var. Bitişte şerbetçiotlarının acılığından çok çiçeksi ve tatlımsı bir tat bırakıyor. Notlarıma şöyle yazmışım, imzasını atıp geçmiyor ama yine de varlığını hissettiriyor! Tatlı ve aromatik bir bitişle Brooklyn Lager'i sonlandırmak ve damağınızı şenlendirmek mümkün. Samuel Adam's mı yoksa Brooklyn Lager mi derseniz, önce o fiyatı bi indir derim. Fiyatlarının eşit olduğunu var sayarsak (Samuel Adam's 6.40TL, Brooklyn Lager 12TL) Brooklyn Lager bence daha iyi bir bira. Daha doğrusu bana daha çok hitap eden bir bira. Aromatik ve lezzetli acılığa sahip biraları seven birisi olarak bu acılığı tatlı malt tadına tercih ederim. Ama Türkiye'de yaşadığımızı göz önünde bulundurursak ve ekonomik sebepleri de işin içine katarsak, Samuel Adam's'ı daha çok tüketirim herhalde. Çünkü neredeyse biri diğerinin iki katı!





Brooklyn Lager gerçek bir yemek yanı birası denilebilir. Özellike karamelize malt tadı ızgara etlerin yanına harika gider. Izgara etlerin de karamelize olmasından dolayı bu ikili güzel bir eşleşme olacaktır. Aklınızda olsun, her ızgara et için dark biraları tercih edebilirsiniz. İki roasted tat güzel bir uyum yakalayacaktır. Izgara tavuk ya da körili tavuklarla da güzel olabileceğini düşünüyorum. Son olarak güzel bir peynirle de iyi gidebilir.

RateBeer Puanı: 89 / 100 (overall) 100 / 100 (style)
BeerAdvocate Puanı: 85 / 100 (very good)
Benim Puanım: 91 / 100



Not: bu yazıda alkolü özendirme ya da tanıtma gibi bir amaç güdülmemiş, sadece şahsi fikirler paylaşılmıştır. Ayrıca, herhangi bir markanın reklamı ya da tanıtımı söz konusu değildir ve sadece ve sadece şahsi kanaatler dile getirilmiştir. İçki bizim dostumuz değildir, içki kötülüktür, pişmanlıktır. Belirli oranlarda tüketildiğinde insan sağlığına da zararlıdır. 

Görüşmek dileğiyle...

{ 5 yorum... read them below or Comment }

  1. "Alın bakın ben nasıl biralar içiyorum, hayattan nasıl da keyif alıyorum..." temalı ve kanıt niyetine bir fotoğraf ve etiketten araklama birkaç tadım notu ile süslenmiş “paylaşımlar” ile dolu internet adlı bilgi çöplüğünde emsaline zor rastladığımız; birayı salt özdekçi bir yaklaşımdan öte bir kültür olarak ele alan ve arkasında tonla emek/birikim olduğuna inandığım bir paylaşım. (..bknz : tek nefeste oku ve öl cümlesi..)

    Biranın ve bira evinin tarihi, stil ile ilgili bilgiler, detaylı tadım notları, yemek uyumu hakkında ipuçları vs.... Hepsi birbirinden değerli.. Ayrıca fotoğraflara da değinmeden geçemicem. Bira seni orda kuzu gibi beklerken tek bir kare bile çekmenin ne kadar zor olduğunu bildiğimden.. bu kadar çeşitli ve bir o kadar da kaliteli fotoğraflar için ayrıca bir alkış !

    Emeğine sağlık bro !

    Not : Bu yazılanlar sırf bu paylaşım için değil bundan önceki paylaşımları da kapsar. Bazen yazılanın hakkını verebilmek için çok düşünüp yorum yapamadan kalıyorum, es geçiyorum sanma ;-)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Necati Selamlar,

      İlk cümle ÖSS Edebiyatta sağlam bir paragraf sorusu olarak kullanılabilir. Kafadan 5.000 adam oynatır sıralamada.

      Yorumların için çok teşekkür ederim. Böyle yorumları senin gibi bir bira gurmesinden duymak ayrıca onore edici. Koltuklarım kabardı :D Fotoğrafları beğenmene ayrı sevindim çünkü fotoğraf konusunda az bir bilgim var açıkçası (diyafram ayarının olayını anlamam 1 haftamı almıştı mesela) ve mümkün mertebe youtube videolarıyla kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Bu yüzden bu yorumun benim için çok kıymetli çünkü senin fotoğraflarını çok beğenerek likelıyorum instagramda. İlham da aldığım oluyor bazen, beertography açısından senden kaptığım şeyler var :D

      Beğenimizin karşılıklı olduğunu umarım derinlemesine aktarabilmişimdir :D Tekrar tekrar çok teşekkür ederim!

      Sil
  2. Merhabalar.

    Öncelikle böyle bir blog bulduğuma fazlasıyla sevindim çünkü bira ve alkol kültürü magma tabakasında gezinen ülkemizde ancak bu şekilde bira ve alkol kültürünün yükseleceğini düşünüyorum.Tamam ülkeyi yöneten öküzler ülkede içki içilmemesi için herşeyi yapıyor ama bu öküzler tasfiye olduğunda bizim organize bir şekilde bu kültürü yeryüzüne çıkarmamız gerekiyor.Ondan teşekkürler.

    Ben geçen yıl katıldığım bir yurt dışı turundan sonra [ 7 Günlük Orta Avrupa Turu.Prag-Viyana-Budapeşte] fazla ilgilenmediğim alkolle daha fazla ilgilenmeye başladım.Aslında alkol kullanmamın günlük bir ritüel olması 2012'nin sonunda yürürlüğe giren alkol yasağıyla oldu ama bu işe daha dikkatli eğilmem bu turdan sonra oldu.

    Turdan sonra Türkiye'ye son 3 yıldır gelen Leffe-Hoegaarden-Weihenstephaner üçlüsünün aslında Türkiye'de sessizce bir damak ve lezzet devrimi gerçekleştirdiğini düşünmeye başladım.Hem marketlerde hem tekellerde artık insanlar bir şekilde bu üçlüyü arıyor ve varsa hemen alıyorlar.Türkiye'nin %90'ında bu üçlüden en az birini bulabiliyorsun.Bu muhteşem bir durum. [Mesela ben Kocaeli'de Hoegaarden bulduğumda ağlayacaktım.Sadece bir büyük markette var ama bu bile müthiş (: ]

    Son 3-4 aydır kendime göre bir listeleme yaptım.Büyük market ve tekellerde bu listelemeye göre bira alıyorum.Lise şu şekilde :

    1- Weihtenstephaner [Bavyera'dan çıkan 1200 yıllık buğday birası.Bu kadarı yeterli]
    2- Leffe Brune [Lezzeti dillere destan Belçika birası]
    3- Hoegaarden [Lezzeti ve düşük alkol oranıyla sabah kahvaltıda bile içebilirim bunu.Bira içmeyen annem bile bunu içtiğinde gözleri parladı]
    4- Leffe Blonde [Brune'den tek farkı buğday birası olmaması.Yoksa bu da sevdiğimiz bir abimiz]
    5- Peroni [Yeterince kaliteli İtalyan birası.Limon aroması fena değil]
    6- Grolsch [Öyle şişe ve kapağa can kurban]
    7- Bomonti Filtresiz [Yerli biralar arasında içilmeye değer tek bira.Diğerlerinin tamamı lezzetsiz]
    8- Heineken [Köprüden önce son çıkış.Bence, Bomonti Filtresiz'in gerisinde]

    Eğer arkadaşıma ya da kız arkadaşıma gidiyorsam litrelik Leffe alıyorum [Öncelik yine Brune'nin].Hediye olarak gayet güzel gidiyor.

    Yani kısaca buğday biralarına öncelik gösteriyorum.Zaten yukarıda ki üçlünün dışında buğday birası yok Türkiye'de.

    Bu listeleme de itiraz ettiğin bir durum var mı?Es geçtiğim biralar arasında denememi istediğin bir bira var mı? [Samuel Adams-Duvel gibi acı ve içilmesi çok zor biralar dışında ]

    Bu soruların cevabını bekliyorum.Böyle bir blog açtığınız için tekrardan teşekkür ediyorum.

    Saygılarımla

    https://twitter.com/Erdal_Avci

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Selamlar,

      Sırayla cevap vermeye çalışayım. Weihenstephaner benim de favori biralarımdan, hatta ilk 5'imde olan bir bira. Maç izlerken, film izlerken genelde tercihim ondan yana oluyor. Leffe Brune de aslında buğday birası değil, arpadan yapılıyor. Blond'la farkı sadece renkten kaynaklı. Bir de tat elbette. Anladığım kadarıyla buğday birası seviyorsunuz, o zaman Paulaner'i de mutlaka deneyin. Büyük Migroslarda var artık.

      İstanbul'da oturuyorsanız eğer, Kadıköy'de değişik biraları satan yerler var. Rind mesela, bir google'layın, adresi vs göreceksiniz. Bir de Metro Market'leri tavsiye ederim. Buraya yazdıklarınızın dışında

      Tripel Karmeliet, Kwak, Chimay, Fuller's, Carolus,Schofferhöfer (buğday birası), Hacker-Pschorr (Buğday) Brooklyn gibi farklı ve ortalamanın çok üstünde biraları bulup alabilirsiniz. İnanın pişman olmayacaksınız.

      Sam Adams'ı ben seviyorum, bana çok aromatik geliyor. Duvel'i de bir peynirle denemeni tavsiye ederim. Bir eski kaşar olur ya da gouda gibi yağlı bir peynir olur. Ben çok iyi gittiğini düşünüyorum.

      Buğday birası olarak Efes Pilsen Erdinger'i getiriyor ama bir türlü piyasaya süremedi. Geldiğinde Twitter'dan paylaşmış olurum mutlaka, oradan da takip edebilirsin.

      Rica ediyorum,

      Bol biraları, güzel günler diliyorum. Aklına gelenleri sorabilirsin, elimden geldiğince yanıtlamaya çalışırım her daim.

      Görüşmek üzere...

      Sil
    2. Hafta içi 4 gün Kocaeli'nde Cuma-Cumartesi-Pazar İstanbul'da [Bakırköy] kalıyorum.Açıkcası saydığınız biralardan sadece Paulaner'i gördüm.O da İkitelli Metro'daydı ve bundan yaklaşık 15 ay önceydi.Şimdi gitsem yine vardır ama sırf bira almak için Bakırköy'den İkitelli'ye gitmek istemiyorum.

      Benim asıl isteğim yukarıda ki 7'linin yanına Duvel-Samuel Adams-Kozel-Tuborg-Corona Cvezda-Miller-Beck's gibi bilinen ve Koceli'nde bile bulabileceğim biralarla birlikte nasıl bir sıralama yapacağınızdı?Kocaeli'nde ki duruma değindim.Koca şehirde Weihenstephaner bulamıyorum ve Hoegaarden'i 2 tane büyük market satıyor.Onun içinde şehir merkezini başdan başa yürümem gerekiyor.Evime yakın tekellerde bulabileceğim en kaliteli üç bira Leffe Brune/Blonde ve Peroni.

      Maalesef saydığınız biralardan Paulaner hariç hiçbirini gittiğim yerlerde göremedim.Paulaner almak için de İkitelli'ye gidemem.Bulgaristan'a giderim daha iyi. (:

      Sil

Instagram

Blogger tarafından desteklenmektedir.

- Copyright © Bira Kültürü & Bira Tadımı -Metrominimalist- Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan -