Posted by : Bira Sevdası 19 Ekim 2015 Pazartesi

Efsaneye göre, Toskanalı genç bir dul olan Prenses Matilda (1046-1115) bugünün Fransa - Belçika sınırına yakın bir yerlerde yürürken evlilik yüzüğü elinden bir şekilde çıkar ve oradaki bir akarsuya düşer. Bu duruma çok üzülen Matilda yüzüğünün geri gelmesi için hemen Tanrı'ya dua etmeye başlar. Bir anda, koca bir alabalık ağzında Matilda'nın yüzüğüyle suyun üzerine çıkar ve Matilda'ya yüzüğünü geri verir. Çok sevinen ve bir o kadar da şaşırdan Matilda'nın ağzından şu kelimeler dökülür "Truly this place is a Val d'Or (Golden Valley)" (Burası gerçekten altın bir vadi) ve buraya bir manastır kurmaya karar verir. Manastıra tahmin edebileceğiniz üzere "Orval" ismi verilir. Matilda'nın yüzüğünün düştüğü ve alabalığın çıkageldiği akarsu bugün hala aktiftir ve manastıra su sağlamaktadır. Hatta Orval birasında kullanılan su bu akarsudan gelmektedir.

Bugün blogda inceleyeceğim Orval'i ünlü bira yazarı Tim Webb şöyle tanımlıyor:

"Orval: God's Homebrew!" 

Çıtayı daha da yükseğe koyarak beklentiyi iyice artıralım. Rivayet edilene göre, The Beer Hunter Michael Jackson'ın bir keresinde ağzından kaçırdığına göre kendisinin en sevdiği bira Orval!  

Haydi gelin sadece tek bir çeşit bira üreten bu efsaneyi birlikte daha yakından tanıyalım! 

Tarihçe

Orval Manastırı'nın tarihine dair ilk yazılı belge 1070 yılına ait. Güney İtalya'dan (Calabria) yola çıkıp bugünün Fransa-Belçika sınırı yakınlarındaki bir bölgeye gelen bir grup rahip kilise yapma kararı alıyorlar bu tarihte ve bugün bildiğimiz Orval Manastırı'na dair ilk adımı atıyorlar. Ancak 1070 yılında yapımına başlanan kilise 1124 yılında tamamlanıyor ve 1132 yılında Trois Fontaine bölgesinden gelip manastıra katılan 7 rahibin de etkisiyle Cisterian mezhebine katılıyor. Daha önceki trappist yazılarımı okuyanlar hatırlayacaktır. Cisterian rahiplerinin önemli bir özelliği var: çok az konuşuyorlar ve çok çalışkanlar. Manastırın çevresindeki bölgenin verimsiz olmasına rağmen rahipler oldukça başarılı bir tarım performansı ortaya koyuyorlar ve çevrelerindeki birçok alanın da kiliseye bağışlanmasını sağlıyorlar.

1252'de neredeyse tamamı yanan manastır uzun bir sürede kendisini toparlamayı başarıyor fakat 23 Temmuz 1793 tarihinde General Loison ve emrindeki askerler tarafından yağmalanıyor ve tekrar yakılıyor. 7 Kasım 1795 yılında ise tüm üyeleri tasfiye ediliyor ve Lüksemburg tarafına sürülüyor. Burada Fransız Devrimi sonrası kiliseye karşı oluşan negatif tavrın bir etkisi olduğunu belirtmekte fayda var. Önceki yazıları okuyanlar hatırlayacaktır, 1700'ler sonu ve 1800'ler başında Napolyon aşırı seküler bir politika güderek tüm kilise mallarına el koymuş ve bunların içerisinde Paulaner ya da Weihenstephan gibi bira üreticileri de mevcut. Bu talihsiz dönemde bizleri ilgilendiren iyi bir şey de olmuş. Kayıtlara göre 1628 yılında Orval Manastırı'nda ilk defa bira üretilmiş! Manastır yakınlarında "hop garden" adı verilen bir alanın olması ve bir Franziskan rahibinin ziyareti esnasında bıraktığı detaylı bira imalatı çizimi Orval ve Bira birlikteliğinin 17. yüzyıla kadar gitmesini destekleyen kanıtlardan bazıları.

Manastırın havadan görüntüsü
Orval Manastırı'nın tekrar hayata dönmesi ise 100 yılı aşkın bir süre sonra mümkün olabiliyor. 1926 yılında bir grup Cisterian rahibi gelen bir davet üzerine kendilerinin olanı geri almak için Orval Manastırına doğru yola çıkıyor. Daveti yapan ise manastır binasını 1887 yılında satın alan Harenne ailesi. La Trappe Manastırı'ndan gelen Marie-Albert van der Cruyssen manastırın inşasının sorumluluğunu üzerine alıyor ve orijinal plana sadık kalınarak manastırı tekrar hayata geçiriyor.  1935 yılında Orval tekrardan manastır (abbey) statüsü kazanıyor ve bütün bunlarda büyük emeği olan Marie-Albert van der Cruyssen başrahip olarak atanıyor.

1529 yılında İmparator 5. Karl (bizim bildiğimiz adıyla Kral Şarlken) manastırlara bira üretme izni verdiğinden beri birçok manastır bira üretiyor. Orval'in bu kararı yaklaşık 100 yıl sonra hayata geçirdiğinden bahsettim. Ancak Orval'in birayla olan birlikteliği gerçek anlamda 1931 yılında başlıyor çünkü bu tarihte Orval Manastırı'nın içerisine bira tesisi kurulumu tamamlanıyor. Martin Pappenheimer adında bir Alman bira ustası manastıra davet ediliyor ve bira üretimi tekrar hayata geçiyor. Herr Pappenheimer'e yardım eden iki Belçikalı daha var. Honore Van Zende ve John Vanhuele. Bu üçlü bira üretiminde o dönemin çok ilerisinde teknikler geliştiriyor ve deniyorlar.


Bunlardan bir tanesi dry-hopping isimli teknik. Kısaca, dry-hopping'i açayım. Birinci fermantasyon bittikten sonra, bira ikinci fermantere alınıyor ve şerbetçiotları olgunlaşmakta olan biranın içerisine atılıyor. Şişelemeye kadar (aslında tercihe göre, en az 72 saat olmak üzere) fermanter içerisinde bekliyor. Faydası ise şu, kaynatma esnasında atılan şerbetçiotları ısının etkisiyle bazı alpha asitlerini ve yağları serbest bırakıyor ve aromada kayıplar yaşanabiliyor. Dry-hopping ise bunu ortadan kaldırıp şerbetçiotu karakterinin yüksek olduğu bir bira yaratıyor. Bugün IPA türü biralarda sıklıkla kullanılan bir yöntem. Bu yöntem ilk başlarda İngiltere'de kullanılmaya başlamış ve Orval'de kullanma fikri bir dönem İngiltere'de yaşamış olan John Vanhuele'in aklına gelmiş. Böylelikle ortaya malt karakterinin arka plana atıldığı ve şerbetçiotu ve maya karakterinin ön plana çıktığı bir şaheser çıkmış. Şimdi bu şaheseri daha da yakından tanıyalım.

Orval Trappisten Bier Tadım

Pappenheimer ve ekibi kullandıkları yöntemlerle başka hiçbir biraya benzemeyen ve zamanının çok ötesinde bir bira yarattılar. Bugün Orval'in ticari direktörü olan Françoise de Harenne (Harenne ailesiyle ilgili olsa gerek bkz: Orval üzerindeki Harenne vesayeti, bkz: eyyy Harenne, bkz: sen kimsin ya) bugün kullanılan reçetenin 1930'lardaki reçeteyle %95 aynı olduğunu belirtiyor. Orval'i bu kadar kendine has kılan bir bir başka özellik ise Brettanomyces ya da bira üreticilerinin arasındaki adıyla eski dost Brett. Bu vahşi maya Orval'e kendine has olan tadı veren en önemli unsurlardan birisi, hatta başlıcası. Diğer evcil (domesticated) mayaların alkole dönüştüremediği (ya da baş edemediği diyelim) şekeri alkole dönüştürmede ve böylelikle gövdeyi biraz daha hafifleten bir maya türü bu haşarı Brett oğlan. Daha öncesinde Chimay yazılarında adını duyduğumuz Belçika'nın biracılıktaki önemli isimlerinden birisi olan Jean De Clerck 1950'lerde Orval'e de danışmanlık yapıyor ve Brett'in ikinci fermantasyonda kullanılmasını öneriyor. Böylelikle Orval'e "topraksı" ve "çiçeksi" aromasını veren Brett sahne alıyor.

İçerik & Alkol Oranı

Orval malt, şerbetçiotu, su, maya ve şeker kullanılarak üretilen bir bira ancak buradaki her bir unsuru uzun uzun anlatmak gerekiyor çünkü her birinin kendine has bir hikayesi var. En az detaylı olan malttan başlayalım. Orval'de 5 çeşit malt kullanılıyor. Bunların üçü açık renkli "pale malts", ikisi ise Orval'e o turuncu amber rengini veren "caramel malts." Kullanılan şerbetçiotları ise başlangıçta Styrian Goldings ve Hallertau. Ancak dry-hopping yapılırken farklı şerbetçiotları kullanılıyor. Jean-Marie Rock (Orval bira ustalarından birisi) Styrian Goldings ve Fransız Strisselspalt şerbetçiotlarını kullanmayı tercih ederken, kendisinden önceki bira ustası East Kent Goldings kullanmış uzunca bir süre. Françoise de Harenne reçetelerin %95 aynı olduğunu söylediğinde %5'lik varyansın bu değişikliklerden geldiğini düşünüyor insan.



Bir diğer önemli içerik ise su! Efenim su işte deyip geçmiyoruz çünkü Orval'in kullandığı su çok özel ve zamanında da çok tartışma konusu olmuş. Orval, manastırın altındaki bir su kaynağını kullanıyor ve bu kaynak bölgedeki diğer üreticiler tarafından da kullanılmakta. Özellikle de Saison üreten bira evleri bu bölgede olduğu için bu suya ait bikarbonat karakteristiği her iki birada da hissedilen bir özellik olarak öne çıkmış. Asıl önemli detay ise Orval'in suyun pH oranını 1993 yılında daha yumuşak bir içim ve acılık için 5.2'den 5.0'a düşürmesi. Efenim, 0.2'lik bir oynamadan ne olur demeyin. Millet bunu ciddi bir şekilde kafaya takmış ve Orval'in başına ekşimiş. Görelim!

Bira aktivisti (ne de güzel bir sıfat) olan Yvan De Baets 1993'te başlayan ve 12 yıldan fazla süren bir kampanya başlatarak pH 5.2 olsun diye isyan bayrağını açıyor. "İlk içtiğim an anladım hacııııııı!" diyerek kuyuya taşı atıyor ve Michael Jackson da (The Beer Hunter) kendisine hak veriyor. Gövde ve şerbetçiotu acılığı hafifletilmiş diyerek olayı iyice alevlendiriyor. 2004 yılında (düşünün aradan 11 yıl geçmiş ve olay hala tartışılıyor) De Baets diyor ki "Eyyyyy Jean Marie Rock! Sen kimsin ya! Sen bu gücü nereden alıyorsun?, bak bu yaptığın biranın karakteristiğiyle oynamaktır, bunları bırak" diyor. Rock ise "La oğlum, pH ayarının bira üzerindeki etkisi kısıtlı bir etkidir, işin gücün yok mu amk! 11 senedir aynı tatavayı yapıyorsun! Sırf solcu ortamlarında kız kaldırabilmek için Orval üzerinden isyankar triplerine girmene bir anlam veremiyorum! Neden herkes detaylara bu kadar önem veriyor? Bu kadar çok detaylarla ilgilenerek iyi bira yapmak olanaksız (bu son iki cümle gerçek)" diyor.

Mayayı, yani Brett'i zaten yukarıda anlattım. Biraz daha detaya girmek gerekirse, Orval "bottle conditioned" yani şişede bir kez daha fermante olan ve şişede olgunlaşmaya devam eden bir bira. Birincil fermantasyonda kullanılan mayayla, alkol oluşumdan sonra dry-hopping'in yapıldığı ikinci fermantasyonda kullanılan mayalar farklı. Brett sahneye ikinci fermantasyonda çıkıyor. Şişede gerçekleşen fermantasyonda ise yine ilk kullanılan mayaya dönülüyor.


Daha önceki yazılara denk gelmemişler için şişede fermante olmak ya da "bottle conditioned beer" kavramını azıcık açayım. Maltı kaynattık, şerbetçiotunu attık onu da kaynattık ve bir şerbet elde ettik. Bunun alkole ve biraya dönüşmesi için mayayı da atık ve maya şerbetteki şekeri yiyerek alkol üretti ve ortaya bira çıktı. Yani fermantasyon tamamlandı. Bu aşamadan sonra birayı şişeleyerek raflara dizip az bir zaman sonra da içebiliriz. Ya da başka bir şey daha yapabiliriz. Biramızı ikinci bir fermantasyona tabi tutabiliriz. Bu esnada dry-hopping ya da yeni bir mayalama da yaparak biranın karakterini geliştirebiliriz. Bunu da yaptıktan sonra şişelerken içine tekrardan maya ve şeker atarak şişede bir fermantasyon daha geçirmesini sağlayabiliriz. İyi de bu ne işimize yarayacak? Bu biraların raf ömrü genelde daha uzun oluyor ve bu biralar olgunlaşmaları devam ettiği için yıllandırılabilen biralar. Uygun koşullarda (oda sıcaklığında 17-22 santigrat derece gibi ve güneş ışığı görmeden) saklanırsa olgunlaşmaya olmaya devam ediyor. Bu biraların bekleme süresine ve koşullarına göre de tatları değişiklik gösterebiliyor. Genç biralarda alkol tadı daha ön planda ve daha gazlı olurken, olgun biralarda gazlılık azalıp alkolün hissedilirliği daha azalırken tat daha aromatik oluyor. Belçika'da vertical tasting (aynı biranın farklı yıllarda üretilmiş ya da farklı olgunluktaki versiyonlarını tatma) yapabileceğiniz yerler mevcut. Şansınız olursa kaçırmayın derim, paha biçilmez bir deneyim olacağını söyleyebilirim. Ben bu yaz Belçika'nın Antwerp şehrinde yer alan ve üç kez üst üste dünyanın en iyi bira mekanı olarak seçilen Kulminator'e gitme ve tabiri caizse hacı olma fırsatı buldum. 2000 yılından kalan bir Chimay Blue'yu 2005 ve 2010'dan kalan Chimay Blue'larla, 2005 yılından kalan bir Orval'i ise 2010 ve 2015'te taze üretilmiş Orval'lerle kıyaslama şansı buldum. Tek kelimeyle harikaydı! Yaklaşık 30€ civarında bir para tuttu bu 6 bira (başka şeyler de içtik, onları dahil etmiyorum) ve 30€'ya 3 kişi (kişi başı 10€) hedonizmin doruklarına çıktık. Birayı muhteşem kılan bir detay daha! Bu kadar az bir paraya tarifsiz bir zevk yaşatıyor size! Orval'e geri dönersek, uygun koşullarda saklanan bir Orval yıllar geçtikçe olgunlaşacak ve karakterini değiştirecektir. Genç bir Orval daha gazlı ve alkolü hissedilir iken, olgunlaşmış bir Orval daha dengeli ve aromatik bir tecrübe yaşatacaktır size.




Reçetedeki son içerik olan şeker hakkında da bir iki kelam etmem gerekirse, Orval açık renkte likit bir Belgian Candy (bazen Candi) Sugar kullanıyor. Peki nedir bu "Belgian Candy Sugar?" Sakkarozun sıvı çözeltisi de diyebileceğimiz, likit ya da invert şeker de denilen bu sıvı şeker özellikle Belçika Dubbel ve Tripellerinde aromayı zenginleştirmek için yaygın bir şekilde kullanılıyor. Açık renkliden koyu renkliye, karamel aromalıdan  şekerleme-bonibon (toffee) aromalıya kadar değişik Belgian Candy Sugarlar mevcut. Mayşelenen malta eklendiği zaman da daha hafif gövdeli ve daha yüksek alkollü bir biranın oluşmasını sağlıyor Candy Sugar. Belçika biralarında da fermentasyonda %5 ile %30 arasında değişen oranlarda şeker kullanımına rastlamak mümkün. Orval'de bu oran %17. Tripellerde daha açık renkli Candy Sugarlar kullanılırken Dubbel tipi biralarda ise daha koyu renkli Candy Sugarlar kullanılıyor. Bu daha koyu renkli Candy Sugarlar da Dubbellerdeki ve koyu renkli biralardaki karamel tadının ardında yatan önemli bir etken. Orval kehribar rengi açık renk bir bira olduğu için paragraf girişinde de bahsettiğim üzere açık renkte ve sıvı bir Candy Sugar kullanılmış. 

Alkol oranımız %6.2 ve Trappist biralar içerisindeki en düşük alkol oranı! Orval'in fermantasyon öncesindeki "original gravity" (OG) değeri 1.055. Bu değer şerbetin fermantasyon öncesi içerdiği şeker yoğunluğunu belirtiyor. Fermantasyon sonrası elde edilen yoğunluk (final gravity - FG) ise 1.008 değerine sahip. Bu da ilk baştaki şeker yoğunluğundan geriye kalanı ve alkol oranını gösteriyor. Görsellik namına:


Original Gravity: 1.055 (13.6 °P)
Final Gravity: 1.008 (2.0 °P)
Alcohol by Volume: 6.2%
Apparent Degree of Attenuation: 94% (şeker yoğunluğundaki azalma sonucu elde kalanlar)
IBU: 38 (International Bitterness Unit > Bira ne kadar acı)
Maltlar: 3 pale malts, 2 caramel malts
Malt Destekleri ve İlave İçerik: Açık renkli sıvı Belgian Candy Sugar (16% of fermentables) 
Şerbetçiotları: Styrian Goldings, Hallertau
Maya: Orval
Birinci Fermantasyon: Maya 14° C'de aktif hale geliyor ve 22° C'a kadar çıkabilen bir sıcaklıkta 4 günde ilk fermantasyonu tamamlıyor.
İkinci Fermantasyon: Biraya dönüşen şerbet 15° C'de yeni bir maya (Brettanomyces) ve dry-hopping şerbetçiotları (Styrian Goldings ve Strisselspalt) eklenerek 3 hafta boyunca olgunlaştırılıyor. 
Şişede Fermantasyon: Orval filtrasyona tabii tutulmuyor ama santrifüj işlemi uygulanıyor ancak biranın içerisinde hala bir miktar Brett mevcut. İlk kullanılan mayanın şişeleme esnasında tekrar eklenmesiyle Orval 5 hafta boyunca 15° C'de olgunlaşmaya bırakılıyor. Bu esnada, yeni mayanın da eklenmesiyle 1 mililitreye düşen maya hücre sayısı tam tamına 3 milyon! Bu sayıyla amaçlanan da litre başına tam 10 gram karbondioksit üretebilmek. Bu değer De Konick için litrede 4.8 gram! 

Şişe Tasarım: Seviyorum seni kuğu boyunlu tombik Orval! Etiketteki ve kapaktaki alabalık ve ağzındaki yüzük size bir şeyler çağrıştırıyor olsa gerek! Evet, doğru! Matilda'nın yüzüğünü akarsudan çıkartan ve ona geri veren alabalık bu! Yüzük de Matilda'nın evlilik yüzüğü! Gayet anlamlı ve güzel. Bir de şişenin boynunda bir şeyler anlatılıyor. Orval'in şişelenme tarihi burada mevcut ve yıllandırılabilen bir bira için bu hayati öneme sahip bir bilgi. Birayı kaç derecede içeceğimiz ve bardağa nasıl koyacağımızın da anlatılması kayda değer, güzel bir bilgi.

Bardak: Bu yaz gittiğim Belçika'daki ganimetlerimden birisi de bu güzel Orval bardağı. Geniş ağızlı yapısıyla aromanın açığa çıkması ve iyi bir köpük oluşumu için ideal. Üzerindeki Orval yazısı ve özellikle de alabalık figürü gayet zarif ve ayrı bir hava katmış bardağa.






 Meşhur alabalık her yerde! 




Köpük: Bu köpük için muh-te-şem'den başka ne denir bilemiyorum. Şimdiye kadar ondan fazla kez Orval içtim ve her defasında harika bir köpük performansıyla karşılaştım. Hatta Kulminator'de tattığımız Orval - 2005 dahi 10 yaşında olmasına rağmen çok güzel bir köpük performansı sundu. Bunun arkasında yatan başlıca sebeplerden birisi az önce bahsettiğim mililitre başına düşen 3 milyon maya hücresi ve yüksek karbondioksit oranı! Köpüğün kaybolması gibi bir durum da yok. Eğer Orval içiyorsanız ve bardakta köpük yoksa kesinlikle yanlış giden bir şey olduğunu düşünmeye başlamalısınız. 

Renk: Caramel maltlarından gelen o harika renk! Orval bulanık ve koyu kehribar renge sahip. Gayet göz alıcı ve iştah açıcı! 

Koku: Az önce görsel olarak başlayan ziyafette sıra şimdi diğer duyumuzda! İlk gelen aromalar şerbetçiotu ve maya aromaları. Hoppy bir bira olduğunu daha ilk koklayışta hissedebiliyorsunuz. Belçika biralarındaki o karakteristik maya kokusu Orval'de de mevcut ve bu kokunun ardında güzel çiçeksi ve baharat aromaları da zihinde bir anda uyanmaya başlıyor. 

Şu küçük kahverengi yuvarlaklar şişedeki maya. Brett, is that you? 

Gazlılık & Gövde: Tattığım Orval 2013 Ağustos ayında şişelenmişti ve tam 2 yaşındaydı. Bu iki sene içerisinde gazlılığından bir şey kaybetmemiş. Orval'i içmek için en az 6 aylık olmasını beklemek gerekiyor. Yıllandırmanın ucu ise açık. İçimizde 1961'den kalma (Annemle yaşıt) bir Orval tadan şanlı insanlar da mevcut!  Darısı başımıza diyelim. Orta-yüksek gövdeli bir bira ve her yudumda kendisini hissettiriyor. 

Tat: Makul bir gazlılık ve harika bir şerbetçiotu aroması! Çok güzel bir acılığı var Orval'in. Ne bir IPA gibi hop dominant ne de Belgian Aleler gibi çok meyvemsi! Damağı okşayan güzel ve lezzetli bir acılık ilk hissedilen aroma benim için. Son zamanlarda birçok birada yakalamaya başladığım çam balı ve reçine aroması da kendisini net bir şekilde hissettiriyor. Bitiş oldukça uzun ve şerbetçiotu baskın. Alkol %6.2 ve beklendiği üzere pek hissedilmiyor. Maya karakteristiği tada pek yansımamış ya da ben bu tadı alamıyorum. 





Kulminator'de yaptığımız Orval tadımındaki notlara bakmam gerekirse, Orval 2005 için gazlılık ve gövde zayıf, asidite düşük ama aroma açısından çok kompleks. Biraz ekşime başlamış ve maya karakteristiği hissedilir. Şerbetçiotu aromaları daha geri planda ve üzüm ve özellikle de üzüm sirkesi aromaları buruna çarpıyor ve karamel aromaları da yakalanıyor demişim. Orval 2010 ise daha dengeli, orta derecede gazlı ve hoppy bir profil sunmuş. Şerbetçiotu aroması az da olsa arka plana kaymış ama yine de gayet hissedilir. Kulminator'deki vertical tasting'de Orval - 2010'u bir tık daha çok beğenmiştik. 

 Soldan sağa, Orval 2005 - Orval 2010 ve Orval 2015

 10 yaşında bir Orval tatmanın verdiği mutluluk

Lezzet Ozan'ın yüzüne yansımış. 

RateBeer Puanı: 99 / 100 (overall) 100 / 100 (style)
BeerAdvocate Puanı: 93 / 100
Benim Puanım: 100


Orval ülkemizde maalesef yok, konuştuğum kadarıyla bir Belçika doğumlu bir Türk ithalatçı (Chimay'i de getiren) Orval'e çok baskı yapmış Türkiye'ye getirebilmek için ama bir türlü ikna edememiş. Biz Belçika'ya zor yetişiyoruz, bir de orası için üretim yapamayız, buradaki müşterilerimizden tepki çekmek istemiyoruz demişler. Umarız bir gün bu efsaneyi Türkiye'de tadabiliriz. Bu bloga koyduğumda henüz Türkiye'de olmayan birçok bira (Chimay, Erdinger, Weihenstephaner, Paulaner, Westmalle, Sapparo gibi) daha sonrasında Türkiye'ye geldi. Bu uğurum (burada yazar kendine pay biçiyor) Orval için de geçerli olur umarım. 

Not: bu yazıda alkolü özendirme ya da tanıtma gibi bir amaç güdülmemiş, sadece şahsi fikirler paylaşılmıştır. Ayrıca, herhangi bir markanın reklamı ya da tanıtımı söz konusu değildir ve sadece ve sadece şahsi kanaatler dile getirilmiştir. İçki bizim dostumuz değildir, içki kötülüktür, pişmanlıktır. Belirli oranlarda tüketildiğinde insan sağlığına da zararlıdır. 

Görüşmek dileğiyle...



{ 8 yorum... read them below or Comment }

  1. eline sağlık kardeşim. market raflarında çeşitleri artan biraları gördükçe bende bir merak oluştu ve sıkı bir rakı içicisi olarak hepsini denemeye karar verdim. şimdiye kadar yaklaşık 28-30 kadar değişik bira içtim ve gördüm ki yıllarca içtiğimiz efes ya da tuborg'dan çok farklı tatlar ve aromalar varmış. bira şişelerinden aldığım hız ile önce ekşi sözlüğe daldım daha sonra beerader'in ve senin bloglarını buldum. ikiniz de iyi iş çıkartıyorsunuz devam edin. buralarda bulabildiğimiz biraları bir şekilde deniyorum ama bulamadıklarımı da sizlerin notlarından kayda alıp yolumuz gurbet ellere düştüğünde denemeye çalışacağım. tekrar teşekkürler. fehmi inel

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Fehmi Bey Merhaba,

      Sıkı bir rakı içicisinin biraya dönmesini görmek benim açımdan büyük bir sevinç kaynağı :) Çeşitler arttıkça ülkedeki bira kültürü de gelişecek ve insanlar iki büyük markanın bizi yıllarca nasıl kandırdıklarını daha iyi anlayacaklar.

      Güzel yorumlarınız için de teşekkür ederim. Eğer İstanbul'da yaşıyorsanız Kadıköy'deki Rind Pipo ve Modalı Tekel'i ve Metro Marketleri bira çeşitlilği için tavsiye ederim. Değişik tatları denedikçe birayı daha çok seveceksiniz :D Görüşmek dileğiyle.

      Sil
    2. rakıyı bıraktığımı sanmayın ama her güzel müziği dinlediğim gibi her güzel alkollü içkinin de tadına bakmayı severim. evet göztepe-kadıköy'de oturmaktayım. rind pipo'yu yazılarınızda gördükten sonra sarraf ali sokakta 2 kere aradım ama gözüme çarpmadı. adres olarak no:3 diyor ama seven sanat galerisinin oralarda mı acaba bilemedim?

      Sil
    3. Evet, hemen karşısında hatta. Çok kolay yeri, mutlaka bulursunuz. Rexx'ten aşağı indiniz, sağa döndünüz, Ali Haydar Sofrasını geçip sola dönün, hemen Sarraf Ali sokağın başında.

      Sil
    4. bugün rind pipo'yu buldum. dükkanın kapısı dar olduğu için pek göze batmıyor. bira çeşitleri, zaman zaman ithalata bağlı değişmekle birlikte, fena değil. bugünlük kwak, blue moon, tripel karmeliet ve brooklyn lager olmak üzere 4 çeşit aldım. kalan çeşitleri zaman içinde alırım artık. bardaklardan yalnızca kwak bardağı vardı fiyatını sorunca dudağımda uçuk çıktı. yavaş yavaş ben de bir blog oluştursam mı diye düşünmeye başladım.

      Sil
    5. Selamlar. Kwak bardağı ne kadar ola ki? Lütfen alıştıra alıştıra cevap verin, ben de bir uçuk çıkartmayayım :)

      Başlangıç için güzel bir menü olmuş. Afiyetler olsun. Blog konusuna gelirsek, kesinlikle tavsiye ederim. Ne kadar çok kişi bira hakkında yazarsak Türkiye'deki bira kültürü de o derecede zenginleşecek ve gelişecektir.

      Görüşmek dileğiyle.

      Sil
  2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

      Sil

Instagram

Blogger tarafından desteklenmektedir.

- Copyright © Bira Kültürü & Bira Tadımı -Metrominimalist- Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan -